Makaleler

“TO DIE FOR SOMETHING IS BETTER THAN TO LIVE ANYTHING

Durdurulamayan bir isyan dalgasının dövdüğü ve devirdiği duvarların yalnızca Arap/Ortadoğu’daki diktatörlüklere ait olduğunu düşünenlerin yanıldığını anlamak için daha büyük bir paranteze bakmak gerekmektedir. Bunun için zamanın ilerlemesi ve en azından orta vadedeki sürecin gözlemlenmesine ihtiyaç da yoktur. Tarihi, geçmişin muhasebesi olarak algılama yanlışlığı, gün ve gelecekle bağı kurmadan olaylar dizisi olarak gösterme hatası, yaşanmakta olanların çözümünde eksiklik yaratmaktadır ki, bunun bilinçli bir yönlendirme olduğuna kuşku yoktur. Tarihin doğru yorumlanmamasına (çarpıtılmasına) ek olarak geliştirilen bu tarzın günümüzdeki işlevi de dikkatle incelemeye değerdir.

Sözü belki de ezber derecesinde edilen, sınıfsal çelişkilerin keskinleştiği ve derinleştiğine dair söylemin, sayılardan ibaret anlatımını istatistikten somut yaşama indirgeyen, inanılır ve gerçekçi kılan sınıf mücadelesinin görünümüdür. Bunu ezilen sınıfların tepki ve öfkesini somutlayan bir düzlemde görüntüleyen, egemen sınıflara yönelik her türlü kalkışmadır ki iktidarla kurulan ilişki bağlamında “politik” olgunun temeli burada irdelenmelidir. Sistemin sorgulanması ne kadar eksik ve sorunlu bir temelde gelişirse gelişsin, ortada bir sorgulama durumu vardır ve çok zayıf/güçsüz politik motifler taşıyan hareketlerin dahi en önemli getirisini bu çerçevede değerlendirmek gerekir.

Obama’nın seçim sloganına gönderme ve çağrıştırma sorunu içerse de “evet, yapabiliriz/yes, we can” sözüyle açığa vurulan, kendi gücünü hissetme, farkına varma olgusudur. Bunun “kadercilik” ağının pençesinde kıvrandırılan bir coğrafyada yaşanmasının önemi daha iyi anlaşılmalıdır. Halkın kendi geleceğine hükmedebilmesinde ilk atlaması gereken eşiğin bu olduğu hatırlanırsa, mücadele geleneği ve mayalanma gerçekliklerinin taşıdığı anlam daha açık görülebilecektir. Direniş ve mücadele geleneğinin olgunlaştırdığı toplumların elde ettiği avantajın mayalanma süreciyle bağlantısı, belli dinamiklerin oluşmasıyla doğrudan ilişkilidir. Politik öncünün ideolojik ve politik olarak şekillenmesini de beraberinde getiren bu sürecin eksik kaldığı her durumda hareketin yaşayacağı sorunlar katlanmaktadır.

Tunus, Mısır derken Libya’da da rejimi allak bullak eden halk isyanları serisine daha hangi örneklerin ekleneceği çok rahat kestirilemiyor ama öncelikle bütün bölgede şu veya bu oranda etkili sonuçlar doğuracağı kesinleşmiş durumdadır. Bunda bölge ülkelerindeki rejimlerin benzer karakterdeki şekillenişi ile sosyo-kültürel yapılardaki ortaklığın yakın ilişkisi vardır. “Domino” etkisi, birbirine komşu olmaktan öte bu gerçeklikle alakalıdır ve emperyalistlerin cetvelle sınır çizmenin semeresini geri ödeme sürecine girdiklerine dair algı, paniğin esas nedenidir. Tam da bu nedenle sürece müdahale için çeşitli taktik ve yöntemlerin devreye sokulduğu/sokulacağı günler yaşanmaktadır. ABD ve AB’nin açıkça askeri müdahaleyi (BM ve/veya NATO kullanılarak) dillendirmesi, yeni işgal ve saldırıları gündeme getirmiştir ki sürece başından itibaren yön verdiklerine dair iddialar ancak daha büyük komplo teorileri uydurularak “açıklanabilir” hale gelmektedir.

Yaşanan süreci genel olarak emperyalizm, özel olarak da ABD emperyalizminin yönlendirmesine bağlayarak açıklamanın, ultra-emperyalizm teorilerinde temelini bulan mutlak kudret ve sonsuz egemenlik anlayışıyla doğrudan ilgisi vardır. Bu sistemin yıkılacağı ve yerini sosyalizme bırakacağı gerçeğini, bu bilimsel saptamayı ters yüz ederek, “kendi kaderini tayin” olgusunu yıkıma uğratmanın çıkış yolunu da döşeyen bu tez, burjuva ideolojisinin temelini oluşturmaktadır. Kendisini insanlığın ve bu bağlamda bütün toplumsal kategorilerin ebedi efendisi olarak ilan eden burjuvazi, uygarlık tarihinde son basamağa ulaştığı ve bunu engellemeye çalışanların hüsrana uğrayacağını asırlardır savunmakta; her vesileyle bunun sağlaması yapılmakta, bütün gelişmeler bu potada eritilmeye çalışılmaktadır.

Emperyalistlerin çeşitli plan ve projeleri kapsamında kitle hareketleri ve eylemler geliştirdiği, manipülasyon çalışmaları yürütüp provokasyonlar örgütlediği, bunlar üzerinden biçimlendirme faaliyetlerine giriştiği tarihin tanık olduğu gerçekler arasındadır. Bunun yakın örnekleri olarak yaşanan Sorosçu renkli “devrimler”e duyulan ihtiyaç, işgal ve saldırılarla hedeflenenlerden öz olarak hiçbir farklılık taşımamaktadır. Bu örnekler dışında gelişen ve sınıf mücadelesinin ana eksenini oluşturan kitle hareketlerini denetime almak, açığa düşürerek kendi potasında eritmek ya da kaldıraç olarak kullanmak için de seferber olunmakta, genel tabloda baskın bir yer kaplayan önderlik ve örgütlülük zafiyeti, sonuç almalarına önemli olanaklar sunmaktadır.

İsyan dalgasının sonraki aşamasında yaşanacak olanların bu gerçekliğe örnekler oluşturma olasılığı güçlüdür ama bu duruma dair ilk vurgunun, sistemin kendini koruma refleksindeki kabiliyetine değil, ömrünü uzatmak için son kozları oynamasına yapılması gerekir. Unutulmaması gereken, onyıllardır süren ve ayakta kalacağına mutlak gözüyle bakılan rejimlerin iflasa sürüklenen ve en iyimser ifadeyle kılık/biçim değiştirmeye yönelen durumlarıdır. Merkezdeki efendilere sıranın kendilerine geleceğine dair güçlü sinyaller gönderen gelişmeler, “kaderin” aksi yönde tecelli edeceği mesajını vermekle beraber halklar cephesine daha önceki pratiklerle verilen umudu tazelemiştir. Hemen her zeminde hareket felsefesini “umudu kırma” üzerine şekillendirenlerin, aksi yöndeki gelişmeler karşısında neler yaşadıklarını tahmin etmek zor değildir.

Bunu anlamak için şu sıralar sistemi temsil eden şahsiyetlerin ifade ve hareket tarzına bakmak yeterince açıklayıcıdır. Önce beklemeye girme, sonra yarım ağızla eleştirme ve nihayet durumu kabullenme adına yapılan açıklamaların verdiği aciz; her şeye muktedir görünme halinin suya dökülmesi ve uşaklarının/kuklalarının düştüğü durumun yansımasından başka bir şey değildir. Sürece yön vermeyi başından itibaren kendi tasarrufları kapsamında açıklamaya çalışmanın amacı, çevrelerine örmeye gayret ettikleri halenin kutsallığına dair algıyı güçlendirmektir.

Buna yönelik faaliyetin bir diğer yöntemi, devrilen ya da devrilme aşamasına gelen gerici, faşist diktatörlere ait özgün portreler çizmektir. “Deli”, “egomanyak”, “ruh hastası”, “çılgın” vb. sıfatlarla anılan bu kişilerin sistemle bağını koparmanın yöntemi olarak seçilen bu nitelemelerin neden bu aşamada tercih edildiği, kendini ele vermenin en açık göstergesidir. Onyıllardır yönetim kademesini işgal eden bu şahsiyetlerin bir diktatör, sömürgen, zalim, halk düşmanı, zevk ve sefahat düşkünü olarak ifşa edilmesi için başlatılan kampanyanın sistemi soyutlama ve aklama amaçlı gerçekleştirildiği görülmelidir. Ne ki, kullanım süresinin sonunu sınıf mücadelesinin belirlediği bu kişileri teşhir faaliyetinin sisteme ayna tuttuğunu vurgulamak gerekir.

Emperyalist-kapitalist sistem kendi sonunu getirecek şartlar ve dinamiklerin ortaya çıkışını engelleme şansına sahip değildir. Kendi kaderine bütünüyle hükmedebilme kabiliyeti yoktur ama ömrünü uzatma adına güç ve olanakları sonuna kadar kullanmaya çalışmaktadır. Yol aldığı zemini kayganlaştıran olguların başında ekonomik krizler gelmekte, en çok panik ve yol bulma/gösterme çabaları bu aşamalarda yoğunlaşmaktadır. Ne var ki krizlerin birbirini takip eden kronik karakteri sürüklenme hali yaratmıştır ve akışı geriye çevirme çabaları eskisinden daha büyük gedikler açmaktadır. Çeşitli uzmanları eliyle isyan ve ayaklanmalara dair yapılan endişeli “tehlike” uyarıları karşısında çaresiz kalınmakta; önüne program olarak koyduğu ve projelendirdiği “reform”ların, önlem ve hazırlıkların gerçekleştirilemediği durumda yaşananlar, çıkmazı derinleştirmektedir. 

Bu yüzden çeşitli bölge ve ülkelere yönelik hesaplar sürekli revize edilmekte, daha büyük faturalar ödeme pahasına askeri yöntemler devreye sokulmaktadır. Bunun çok daha büyük yıkım ve felakete sürüklediği dünya gerçekliği, komünist seçeneğe yönelik çağrıyı daha üst perdeden yineler olmuştur. Bu çağrının yanıtlanması için gökten zembille komünistlerin ineceğini düşünmek tıpkı Mesih’i beklemek gibidir. Oysa tam da şu sıralar Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki isyanlar, dünyanın pek çok ülkesinde yaşanmakta olan çeşitli savaş ve mücadele pratikleri gibi öncü nüvelerin ortaya çıkma ve gelişme sürecini hızlandırmaktadır. İsyanları ve halk hareketlerini devrimler serisine bağlayacak olan bu faktör, süreçteki rolü internet ve “şekilsiz kitle” tarifi ile karartılmaya çalışılan işçi ve emekçi sınıfların yarattığı mücadele dinamizminin bağrında yeşerecektir.

* “Bir şey için ölmek, hiçbir şey için yaşamaktan daha iyidir.” (Kahire Tahrir meydanında taşınan bir pankart, 30.01.11)

Daha fazla göster

İlgili Makaleler

Diğer içerik
Kapalı
Başa dön tuşu