Makaleler

Taksimʼle Tahrir, Direnme ve Devirme

Bir halkın ordusu yoksa hiçbir şeyi yoktur. Bu meselede hiçbir boş teoriye yer olamaz.” (Mao Zedung, Seçme Eserler, Kaynak Yayınları, Cilt 3, s. 307)

 

Her ne kadar devrimci saflarda bile tok bir biçimde, “isyan”,

“ayaklanma”, “başkaldırı” sözcükleri ile tanımlanmaktan kaçınılsa, yani yaşananları kavrama noktasında, en iyimser ifadeyle yabancılaşmanın ördüğü ağlar etkisini sürdürse de, Taksim Ayaklanması hükmünü ve etki gücünü sürdürmektedir. Süreci, egemen sınıfların söylemine benzer şekilde “Gezi olayları”, “Gezi Parkı eylemleri” şeklinde tarif eden veya –sadece- “Gezi Parkı direnişi” tanımlamasını kullanmakla yetinenler; ya ayaklanmanın ne olduğunu bilmiyorlar ya da olan bitenlere dışarıdan bakma pozisyonundan çıkamamış olmalılar.

Yaşananlar, “barışçıl” eylem biçimlerinin esas olmasından, genelde “pasif” bir davranış tarzı tutturulmasından ve “direnme” eksenli hareket edilmesinden ötürü gerçek anlamından ve tarihteki asıl karşılığından uzak biçimde algılanırsa, oynadığı ve oynayacağı rol bakımından esas görevi yüklenmekle sorumlu olanların müdahale yeteneği zayıflayacaktır. Tam da burada eklemeliyiz ki, egemen sınıfların süreci –bastırmayı başaramayınca- sıradanlaştırma ve değersizleştirme çabasının ardında, eylemin ağırlığını ve gücünü azaltma amacı bulunmaktadır.

Pek doğal ki “bastırma” çabasından vazgeçilmemiştir; korku imparatorluğunun yıkılan duvarları inşa edilmeye çalışılmakta, tahkimat faaliyetlerine hız verilmektedir. Gezi Parkı’na çiçek ekip ağaç dikerek yenilgilerini tescillemek durumunda kalanlar, parkı aç-kapa manevralarıyla sefilleri oynamaktadır. Çeşitli biçimlerde akan ve belli boyutlarıyla “Gezi Parkı” gündemli süren eylemler, polis şiddetinin yer yer önceki günleri de aşan biçimde kullanılmasına neden olmuş, gözaltı ve tutuklama furyası Taksim Dayanışması temsilcilerinin derdest edilmesine kadar uzanmıştır. Çeşitli odalardan temsilcileri direniş platformunda görevler üstlenen TMMOB’un, sonTorba Yasa (12.07.13) ile İmar Yasası’nda yapılan değişiklik kapsamında “mesleki denetim” yetkisinin kaldırılması da rastlantı olmasa gerektir.

Palalı, satırlı, kazmalı, silahlı “vatandaş” görüntüleri “münferit” parantezine sığmayacak bir seriye bağlanmıştır. Vahşice dövülerek komaya sokulan Ali İsmail’in “direnme savaşı”na yenik düşmesi karşısında tıpkı Abdullah ve Ethem’in sürecinde olduğu gibi, katilleri koruma ve aklama çabası gösterilmektedir. Ama daha önemlisi, katilleri sahiplenme yani bir tür üstlenme tavrı; tıpkı Ethem’in katilini ödüllendirme amaçlı “kuşun taşa çarpması” hikâyesi uydurulurken, palalıların sırtı “esnaf tepkisi” bahanesiyle sıvazlanırken, İTÜ’nün mezuniyet törenine saldıran güruh “vatandaş tepkisi” ile övülürken yapıldığı gibi büyük bir alay ve pişkinlikle sürdürülmektedir: “Bunu yapan kesinlikle Türk polisi değil. Kendi arkadaşlarına bile zarar verip ‘polis yaptı’ süsüne büründürmeye çalışıyorlar.” (Güngör Azim Tuna, Eskişehir valisi, 11.07.13)

Taksim Direnişi, işgal ve başkaldırı günlerinin izini sürerken, Brezilya’dan sonra yolu bir başka büyük halk ayaklanmasıyla daha kesişmiş bulunuyor. Mısır halkı, merkezinde Tahrir bulunan büyük bir kalkışmaya daha imza atarken, isyan ve devrimler yüzyılının önemli bir kavşağını inşa etmenin haklı gururunu yaşıyor. Bu isyan hareketi bir kez daha egemen sınıfların “kaldıraç” kılma operasyonuna “kurban” kılınmaya çalışılmış olsa da, geri döndürülemez bir süreç işlemeye devam etmektedir.

Mısır’daki halk hareketini, sermayenin müdahaleleriyle ortaya çıkan bazı sonuçlar üzerinden değerlendirmeye kalkarsak, ara duraklarda takılıp kalır ve tarihi yanlış yerden okumuş oluruz. Bu okuma durumu, iktidar sorununu çözemeyen bütün hareketlerin katlanması gereken bir özellik arz eder ama sonunu getirebilmenin yolu da ısrarla olan bitenin asıl anlamı üzerinde yoğunlaşmaktan geçmektedir.

 

“Mısır Ordusu, Amerika’nın uzun zamandır bölgede yaptığı en iyi yatırım.”

Ortada şimdilerde çokça tartışılan bir “darbe” olayı elbette vardır ama bunun Mursi/MK (Müslüman Kardeşler) yönetimine değil de esas olarak halk hareketine karşı yapılmış olduğu gerçeğinin üzerinden atlanılmaktadır. Bu da bilinçli bir tercihtir ve muazzam bir halk eylemi, tartışan tarafların “ortak” korkusunun eseri olarak, mutlaka değersizleştirilmek zorundadır. Zira taraflar, “halkı” her zaman için yedekleyen ve onun adına hareket eden güçlerden oluşturulmakta ve “tarih” de hep böyle yazılmaktadır.

Nasıl TC tarihinin ünlü darbeleri; 27 Mayıs, 12 Mart ve 12 Eylül, şeklen hükümetlere, ama esas olarak sınıf mücadelesine müdahale kapsamında halka karşı yapılmış ve devamındaki icraatları bütünüyle bunu kanıtlamışsa, hiç şüphe yok ki, Mısır’daki (ve her yerdeki) son iki askeri darbenin (öncekilerde olduğu gibi) de hedefinde, egemen sömürücü sınıfların iktidarını tehdit eden bir pozisyon alan halk güçleri bulunmaktadır. Bu eylemi yeni bir ifade etme tarzı olarak kullanılan “çalma” tanımı, gerçekleri gizlemenin bir başka yöntemi olarak kullanılmaya başlanmıştır.

Ortada “çalınan” yani sahipliği el değiştiren bir “hareket” yoktur. Aksine, halk hareketi bütün değerleriyle başkalaştırılmaya, yok edilmeye çalışılmaktadır. Bugün Taksim ayaklanması kapsamında sergilenen direnişin ortaya çıkardığı kazanım ve değerlerin, gerici ve karşıdevrimci güçler tarafından başka yöne kanalize edilip ortadan kaldırılmasına dair hamleleri de bu çerçevede okumak gerekir. Hiç kuşku olmasın ki, koşullar uygun olsaydı Ordu tarafından ülkemizde de benzer bir müdahale gündemleştirilebilirdi. Bugün o gücü kullanma şansını elinde bulunduramayanlar, diğer olanaklar üzerinden yüklenmeye çalışmaktadır. Bunun etki gücündeki sınırlılık ise gidişata ilişkin mevcut koşulları yaratmıştır ve mücadele bu cephede de kıyasıya sürmektedir.

Mısır’daki süreçte, bir zamanların Türkiye’sinde olduğu gibi, ekonomik ve politik gücüyle iktidarın merkezindeki klasik konumlanışından öte bir yeri olan Ordu, 3 Temmuz’da, tıpkı 25 Ocak 2011’de olduğu gibi “hakem” rolüyle devreye girmiş ve tayin edici bir konumdan seslenerek, şimdilik son sözü söylemiştir. Darbeyi yapan Yüksek Askeri Konsey’in başındaki Sisi’nin, Mursi tarafından işbaşına getirildiği ve 1992’de İngiltere, 2006’da ise ABD’deki Kara Harp Akademileri’nde askeri eğitim tezgâhından geçtiğini de not etmemiz gerekir.

tahrirrrABD emperyalizminin doğrudan temsilciliğini, yılda 2 milyar dolara yakın bir yardım ve askeri entegrasyondan ileri, ülke topraklarının yüzde 80’i ve ekonominin yüzde 40’a yakın bölümünde söz sahibi olmakla sürdüren bir gücün, egemen sınıflar adına bu tasarruflarda bulunmasından daha tabii bir şey yoktur: (“Mısır Ordusu, Amerika’nın uzun zamandır bölgede yaptığı en iyi yatırım.” John Kerry, ABD Dışişleri Bakanı, Nisan 2013)

Gelişmeleri, “demokrasi”, “milli irade” bağlamında tartışanların, burjuva demokrasilerinde dahi 3. sınıf bir ortaoyunu derekesinde sergilenen seçim/sandık tezgâhının, yarı sömürgelerdeki gerici ve faşist diktatörlüklerin iğreti bir aksesuarı olduğunu bilinçli bir biçimde gizlemeye çalıştıklarına kuşku yoktur. Konuyu kendisine yönelik halk hareketi ve isyanlar karşısında, “milli irade”, “sandık” ve “oy oranları”ndan bahisle savunma ve sığınma tavrı geliştirenlerin oturdukları koltuk, büyük bir aldatmacanın üstüne kuruludur.

Bunu deşifre etmeden, bu demagojiyi alt etmek ve “demokrasi” palavrasını boşa çıkarmak mümkün değildir. Bu tezgâhın onaylandığı her durumda, oyunun dışına çıkma suçlamasıyla karşılanacak meşru hareketlerin dayanacağı zemin sürekli biçimde zorlanmaya mahkûm olacaktır. Faşist ve gerici diktatörlükler, “rızayı” imal etme mekanizmalarıyla destekledikleri sistemlerini, sürekli biçimde “anayasal” statü de atfettikleri bu “yanılsamalı” durum üzerine oturtmaktadır.

Taksim ve Tahrir’in buluştukları kavşakta, halk iradesinin “kitlesel” bir yaptırım gücü oluşturarak yıktığı ilk barikat, bu “sandık demokrasisi”dir. Seçim denilen olgu, “seçin”den ibarettir. Halk, özgür iradesi her yolla sakatlanmış, seçenekleri oyunun sahiplerince saptanmış bir düzenek içinde “seçin” komutuyla yönlendirilmektedir.

 

Mısır’da tarihin gördüğü en büyük kitlesel eylemlerden birisi yaşanmıştır

Mısır örneğinde daha da vahim bir “seçim” tablosu oluşmuş, son iki yılda yapılan referandum ve “seçimlerde” (başkanlık ve meclis) yüzde 30-50 dolayında katılımlarla ve yine bu oranlardaki oylarla “irade” belirlenmiştir. Bu durumda, diğer bütün yönlerini bir kenara bıraksak dahi, MK ve Mursi’nin gerçek oy oranı, en iyimser hesapla yüzde 10-25 arasında değişmektedir. Darbelenen “demokrasi” bu olduğu için, seçimle darbe arasında gerçek manada “ayrım” yapmaya kalkmak, aldatmaca ağının başka bir tarafına takılmak demektir.

Sistem, seçim yoluyla değiştirilmeye kapalı biçimde kurulmuştur ve oyuna gelenlerin oyla hiçbir yere varamayacaklarını anlamaları sanıldığı kadar kolay da olmamaktadır. Nitekim, her vesileyle karşılarına yine dönüp dolaşıp aynı tezgah kurulmakta, Tahrir’in de Taksim’in de bütün yolları “sandık”a çıkarılmaktadır.

Oysa, eylemler tam da bunun aksini kanıtlayan bir seyir izlemiş, milyonların sokak ve meydan hareketleriyle yerleşik düzeni/yolları inkar üzerinden geliştirdiği pratik, sistemi değiştirmenin asıl yolunu da göstermiştir. Bunun farkında olmaları gerektiğini düşünmek/istemek elbette insafsız bir “iyimserliktir.” Ama, bunu söylemek şarttır ve çıkışın bu temel üzerinden gerçekleşeceği de muhakkaktır. Kitlelere kendi buldukları yolun aksini göstermek, ancak karşı-devrimcilerin ve akıl almaz bir budalalıktan muzdarip olanların yapacağı bir şeydir.

11 Temmuz tarihli konuşmasında “Kazlıçeşme, Taksim’den büyüktür. Ondan da büyük sandık vardır” diyen Tayyip, güvendiği bir seçeneği işaretlemeye devam etmektedir. Olay sandığa gelmeden, meydanlarda toplanmak üzerinden tartışılmaya başlandığında da bir başka açmazla karşılaşmak kaçınılmazdır. Zira, “kitlesel” olma hali çok önemli olmakla beraber, yalnız başına tayin edici bir rol oynayamamaktadır. Direnişin karşısına tıpkı Kazlıçeşme, Sincan ve diğer pek çok yerde olduğu gibi başka kitle ve kalabalıklar dikmek, iktidarlar için pek çok durumda hiç de zor değildir.

Durum, Tahrir’in karşısına Adeviye ile çıkıldığında da böyledir. 30 Haziran ve Temmuz’un ilk günlerinde 30-40 milyonluk bir kitleyi sokağa çıkaran (öncesinde 23 milyonluk imza toplayan) Mursi karşıtı halk hareketi, Ordu’nun darbesiyle evlere çekilmiş, bu kez de “ekranları” MK’in topladığı kitleyle doldurulan Adeviye meydanının görüntüsü kaplamıştır. Aynı bayrakları sallayanların bu gövde gösterileri ve “nispet yapma” durumlarının ifade ettiği şeyler farklıdır ama “ağırlık” derecesi, yaşandığı üzere sınırlolmaktadır.

Kitlesel olma halini, etkililikten “tayin edicilik” mertebesine yükselten, iktidara yönelme hadisesidir. Lenin’in muktedirliğin kurumsal tesisi adına “iktidarı alma”ya yaptığı vurgu hatırlanmalıdır. Direnme hali, bütün meşru kanallardan yüklense de sistemi içeriden zorlamanın ötesine geçen bir güç oluşturamaz. Mevzi elde eder, kazanımlar oluşturur, dahası sistemi değiştirecek kanalları da açar ama onu değiştiren bir rol oynayamaz.

Bunun için zoru/şiddeti örgütlemesi, yani “savunma” halinden çıkıp saldırması gerekir. Direnme, bir kararlılık gösterisidir, belli bir yaptırım gücü de vardır ama daha ileriye gitmesi için “devirme” haline geçmesi şarttır. Mao Zedung’un başlıkta yer verdiğimiz sözü, devrimci şiddetin örgütlenmesine yapılan vurgu kapsamında değerlendirilmelidir.

taksimm geziEgemen sınıfların iktidarı/devleti, şiddetin örgütlenmiş halinden başka bir şey değildir. Bunu ifade eden hukuki düzenin rejimi koruma adına bütün yaptırımları silahlı güç sayesinde yerine getirilmekte, kademeli olarak devreye polisten askere kadar uzanan bir genişlikte “güvenlik güçleri” girmektedir. “Güvenlik” denilen kavram, pek açıktır ki egemen sınıfların çıkarlarını, onların selametini açıklamaktadır.

Barışçı eylemlerin gelip dayandığı noktada, çarptığı bariyer bu “güvenlik” duvarıdır. Türk polisine destan yazdıran, Mısır ordusunu “kurtarıcı kahraman” yapan da budur. Bu gücün karşısına dikilen kitlelerin –hangi genişliğe ulaşırsa ulaşsın-, iktidar kurumlarına el koyma becerisini göstermeleri için karşı şiddeti sergilemeleri gerekecektir. Bu olmadığı takdirde, hareketin birikim yaratma kabiliyeti, sonsuz bir devingenlik içerisinde, ama ne yazık ki sistemi tamamlayan bir düzlemde akıp gitmeye mahkûmdur.

 

Zafer sömürülenlerin olacaktır”

Mısır’da tarihin gördüğü en büyük kitlesel eylemlerden birisi yaşanmıştır. Bu 2011’den beri devrede olan gücün, “demokratik” bir müdahale mekanizması yaratması son derece önemlidir. Üç yıldan az bir sürede, iki kez rejimin yönetim kademesinde değişim yaşanmasına yol açan sonuçlar üretmiş, geriye dönülmesi mümkün olmayan bir aşamaya doğru adımlar atmıştır. Bugün için iradesine ve gücüne paralel biçimde sistemi değiştirecek bir noktaya gelmesi engellenmiş olsa da, geleceğe ambargo koyacak bir kabiliyeti olduğunu ispatlamış bulunmaktadır.

Durum, aynı ağırlıkta olmamakla birlikte Taksim için de benzer özellikler taşımaktadır. 45 gündür etkili olmayı sürdüren başkaldırı; sistemi sarsıcı bir rol oynamış, milyonları aşan bir kitlenin aktif hale geldiği bir süreçte, politik alana yasal sınırları aşan bir yerden, sokak ve meydanlar üzerinden gelişen “direniş” hareketiyle müdahalede bulunmuştur. Daha ilk günlerinden itibaren Gezi Parkı’nı aşan eylemler dizisinin hedefinde, Tayyip ve Hükümet nezdinde, sistemin kendisi bulunmaktadır. Kitleler güç sergilemiş, gücünü test etmiş,başkaldırı ruhuyla harekete geçerek düzenin istinat ve koruma duvarlarını zorlamışlardır.

Aynı dönemde Brezilya’da gelişen halk hareketinin çapı ve etki derecesi de önemli bir yerde durmaktadır. “Tarih” parantezinde bakıldığında, yine benzersiz bir sürecin yaşandığı Brezilya’da, ciddi bir bölümünü hükümetteki partiye oy vermişlerin oluşturduğu ve işçi sınıfının daha örgütlü ve etkin biçimde katıldığı ayaklanma süreci, yeni grevlerin devreye girmesiyle devam etmektedir. Bunları diğer ülkelerde gelişecek isyan dalgalarının izleyeceğini öngörmek için kâhin olmaya gerek yoktur. “Küreselleşme” döneminin son büyük krizle azgınlaşan saldırıları karşısında, halkların yanıtı gecikmemiş, isyan dalgaları bir kıtadan ötekine vurmaya başlamıştır…

Tahrir üzerinden yeniden Taksim okuması yapan faşist Türk devletinin temsilcilerinin, efendileri ve hatta Ortadoğu’daki kadim dostları olan krallıklar ve emirliklerden gelen Mısır’daki darbeye destek tavrına karşın aksi yönde tutum takınmaları ve “darbe” olayı üzerinden yürüttükleri “demokrasi” propagandası, yalnızca Müslüman Kardeşler ile ideolojik akrabalık, “model”liğin tedavülden kalkması vd. endişelere dayanmamaktadır. Bunlardan çok daha önemlisi, ateşi bir türlü söndürülemeyen Taksim ayaklanmasına, Tahrir’deki Mısır halkının gönderdiği güçlü mesaj olmalıdır.

Halk isyanları ve ayaklanmalarının devrimlerle taçlanacağı günler uzak değildir. Bu eylemlerin ateşlediği işaret fişeklerinin muştuladığı gerçek, şimdi daha aydınlık bir görüntü veriyor olmalıdır. Proletaryanın ideolojik ve politik düzlemde tarihi rolünü oynamak üzere sahneye davet edildiği süreç, ezilenlerin kaderine hükmetme iradesine yön vermenin koşullarını da yaratacaktır. Sınıf mücadeleleri tarihinin ileriye doğru işleyen devinimi içerisinde bugünkü tabloyu yaratan halklar, buna muktedir olduklarını kanıtlamış durumdadır. “Zafer sömürülenlerin olacaktır, çünkü yaşam, sayı gücü, kitle gücü, özverili, ideal, dürüst, ileriye doğru giden, yeninin inşasına uyanan her şeyin tükenmez kaynağının, sözüm ona ‘sade halk’ın, işçilerle köylülerin bütün olağanüstü enerji ve yetenek stokunun gücü onlardan yanadır. Zafer onlarındır.” (Lenin, 1917, İnter yay. s. 551-552)

*Ara başlıklar tarafımızdan eklenmiştir.

Daha fazla göster

İlgili Makaleler

Diğer içerik
Kapalı
Başa dön tuşu