DerlediklerimizGüncel

Recep Maraşlı | Haçaturyan’ın Çağrısı…

"Şehirdeki bu Ermeni düşmanlığı, toplumun sanki yeminli ortak paydası gibiydi. Sokakta, mahallede, çarşı-pazarda, esnaf arasında, okulda, her yerde. Hayatın her alanında, her anında kuvvetle hissederdiniz bu düşmanlığı"

Benim doğup büyüdüğüm şehirde, Erzurum’da en büyük küfür “Ermeni oğlu Ermeni!” demekti ya da “Dığa!”

Öyle büyük bir nefretle edilirdi ki bu küfür, Ermeni derken, harflere öyle bir vurgu yapılırdı ki, dünyanın bütün kötülükleri, bütün günahları sanki bu kelimenin üzerine binerdi. Kimse bu küfre muhatap olmak istemezdi; bu küfrü yiyen kişi çıldırırdı, çünkü kötü kişi olmanın ondan ötesi yoktu…

“Dığa!” derken öyle bir küçümseme, öyle bir aşağılama yüklenirdi ki bu kelimeye, değersizliğin ve hiçliğin dibi olurdu bu!

“Gâvur oğlu gavuur!” da bir küfürdü ama aynı tonda bir nefret yüklü değildi; hatta yerine göre benimsenmese bile yine de bir tür gıpta edilen bir kötülük kastedilirdi.

Şehirdeki bu Ermeni düşmanlığı, toplumun sanki yeminli ortak paydası gibiydi. Sokakta, mahallede, çarşı-pazarda, esnaf arasında, okulda, her yerde. Hayatın her alanında, her anında kuvvetle hissederdiniz bu düşmanlığı.

Fakat evimizde böyle bir anti-Ermenilik hali yoktu. Hatta, küçük yaşta evlendirilip, 25 yıldır baba ocağına gitmemiş olan ve onun özlemini bize anılarını anlatarak aktaran rahmetli annem Ermenilerden güzel anılarla bahsederdi.

“Mutki’de Abutax mahallemizde Ermeni bir usta vardı” diye anlatırdı; “çok iyi bir usta, çok iyi bir marangozdu Artin usta. Bütün ahşap işlerimizi o yapardı.”

“Artin usta” ismi evde hep saygıyla anılırdı annem tarafından. Hatta Erzurum Yapı-Sanat Okulu’nun marangozluk bölümünde okuyan Erden abimin lakabı “Artin Usta!” olmuştu. Artin usta yukarı, Artin usta aşağı!

“Meydan nahiyesinde çok güzel Ermeni kızları bulunur” derdi “böyle yeşil gözlü, sarı saçlı falan…”

Bazı Ermenice deyimlerin geçtiğini de hatırlarım. “Ar çıka, namus çıka, ha dırçıka dırçıka!..” diye söylenirdi bazen.

“Anne, ne demek bu?” diye sorardım merakla.

“Yani ar yok haya yok, utanmadan çalıp oynasınlar, demek, Ermeniler söylerdi bunu…”

Babam da annem de Kürtçe bilir, anlar; hatta eve gelen Kürt komşu veya misafirlerle kısa sohbetler de yaparlardı ama ne evde kendi aralarında konuştukları ne de çocuklara öğrettikleri yoktu.

Erivan Radyosu
Evimizin değişmeyen ritüeli akşamları kısa dalga üzerinden yayın yapan Erivan Radyosu’nun Kürtçe yayınlarını dinlemekti. Saati gelince evdeki herkes, hatta bunu bekleyen kimi komşular da radyonun başındaki yerimizi alırdık. Rahmetli babam cızırtılarla bir o yana arayıp, sonunda o tiz ve yanık sesleriyle klamlar söylenen, govendler çalan dalgayı bulur ve sabitlerdi. Kulak kesilirdik hepimiz.

Annem klamları hep gözü yaşlı dinlerdi, diğer kadınlarla birlikte sessizce ağlaşırlardı. Garapetê Xaço’nun, Egidê Cimo’nun yanık sesi içleri dağlardı. Sonra govend havalarıyla biraz neşelenirdik, hava dağılırdı. O arada çaylar içiliyor olurdu. O yarım saatlik zaman sanki, kafdağının ardında, bilinmeyen ama çok güzel çok egzotik bir ülkeye yaptığımız kısa bir seyahat gibi gelirdi.

Erivan radyosunu dinlemek bir tiryakilik gibiydi. Bulduğum her fırsatta bu alışkanlığı sürdürmeye çalıştım. Çocukluğumun o güzel anlarını yeniden yaşattığı için özel bir yeni vardı bu dinlemelerin.

Erzurum’da Diyarbakır’da çok net çeken bu dalga, İstanbul, Ankara gibi metropollerde bir türlü rahat çekmiyordu. Belki yayın yapan istasyonların yoğunluğundan veya diğerlerinin güçlü oluşundan. Ve tabi büyük şehrin koşturmacasından aylarca fırsat bulamadığımız da saymalı.

[2005 yılında Erivan’a  gittiğimde yaptığım ilk iş Erivan Radyosunun Kürtçe yayınlar bölümünü ziyaret etmek oldu. Çocukluğumun Kürt müziği ve kültürüyle ilgili tek kaynağı olan bu mekanı ziyaret etmek beni sonsuz mutlu etti. Titale Kerem’le tanıştık, benimle küçük bir söyleşi yapıp hemen yayına verdi. Bunun tıpkı onlarca yıl önceki gibi köylerde, kimbilir hangi şehrin ve kasabanın evlerinde onu bekleyenlerin kulağına ulaşacağını bilmek ne hoş bir duygu. Radyo dalgalarının Ermenistanmış, Türkiyeymiş, Kürdistanmış…sınır tanımadan insanların kulağına yüreğine ulaşabilmesi ne güzel…]

Ermenilerle ilgili okulda öğrendiğimiz ise çok daha farklıydı. Onlar ülkemizi işgale gelen tıpkı Ruslar gibi yabancı ve acımasız bir topluluktu. Erzurumlular, bu işgalcilere karşı kahramanca direnerek şehrimizi kurtarmışlardı. Bu yüzden 12 Mart, “Erzurum’un Düşman İşgalinden Kurtuluş” günü diğer milli bayramlardan çok daha coşkulu ve özenle kutlanıyordu.

Halkevinde özel geceler, müsamereler yapılıyor, halk oyunları oynanıyor; şenlikler düzenleniyordu. Mart ayının ilk haftası okullarda 12 Mart kutlamalarının hazırlıkları ve heyecanıyla geçiyordu. Yeteneği olanlar bunu sergilemek için 12 Mart kutlamalarını iple çekiyordu. Erzurum’u “Ermenilerden kurtaran” ordunun başında bulunan komutan Kâzım Karabekir Paşa, bu nedenle Erzurum’da Atatürk’ten daha itibarlı, daha çok saygı gösterilen bir isimdi: “Hem de ne Müslüman adam!”

Böyle günlerde mahallemizde “gazi” denilen yaşlı amcalar, dedeler o zamanlar ne kadar Ermeni öldürdükleriyle; kaçının kafasını kulağını kestikleriyle övünürlerdi. Kahramanlıklarını böyle anlatırlardı.

Sonraki yıllarda bu insanların bir kısmı öldü. Ortadan kayboldu veya kalanların da kulaklarına bir şeyler fısıldandı ki bu öldürme övünmeleri çok fazla duyulmaz oldu. Fakat onun yerine resmi geçitlerde “Ermeni öldürme temsilleri” çoğaldı.

Ermenilerle ilgili çocukluğumda hatırladıklarımdan biri de, hemen her inşaat ve temel kazısı sırasında ortalığa kafatası ve kemiklerin saçılmasıydı. Bu sık sık tanık olduğumuz bir durumdu. Bizim oturduğumuz Ayaz Paşa Mahallesinde evimizin tam önünde “harabelik” dediğimiz ev yıkıntıları vardı. Orası biz mahalle çocuklarının oyun alanıydı. Koca taş yığınları nedeniyle tehlikeli fakat eğlenceli…

 

 

Geğl zaman git zaman harabelik, apartmanlar dikmek için temizlendi temel kazınmaya başlandı. Oradan da kafatasları ve bolca kemikler çıktı. Çıkan kafatasları ve kemikler tam evimizin önündeki sokağın kenarına dizilmişlerdi. Günlerce orada kaldı, her gün önünden geçip okula gidiyordum.

O zaman çok ayırdına varmamıştım ama sonradan düşündüğümde, bu insanların iskeletleri neden mezarlıklarda değil de evlerin içinden, bahçelerden, temellerden çıkıyordu sorusu geliyor aklıma. Bulanların da buna şaşırmaması, panik çıkmaması işin aslını bildiklerinden olsa gerekti.

Atatürk Lisesi’ne gittiğim yolun üzerinde “belalı” oluşuyla ünlü iki mahalle vardı: biri ÇIRÇIR diğeri GAVURBOĞAN!

“Gavurboğan” ismi hem saygı hem korku uyandırırdı. O mahallenin çocukları da belki bu ismin verdiği havayla, belki o mahalledeki ailelerin gerçek mazisiyle alakalı olarak daha pervasız, zorba ve haydut tavırlı oluyorlardı.

Evde “Anne neden bu mahallenin ismi Gavurboğan” diye sorduğumda, Erzurum’un işgali sırasında mahalledeki insanların Ermenileri elleriyle boğdukları için bu ismi aldıkları cevabını alırdım.   Oradan her geçtiğimde bu evlerde yaşayan insanların Ermenileri nasıl boğmuş oldukları ister istemez zihnimde canlanıyor ve bir hof basıyordu üzerime.

İlkokuldayken namaz kılan, oruç tutan; yazları kuran kursuna giden, camilere gitmekten huzur duyan bir çocuktum. Fakat giderek hocaların anlattıklarıyla, okulda öğretmenlerden öğrendiklerimiz birbirleriyle çeliştiğinde, sorduğumuz soruların cevapları bana çok saçma gelmeye başladı. Cevap bile değildi söyledikleri; ezber ve dua…

Ses ve renklerin dünyası

Sonra kitapları ve kütüphaneyi keşfettim. Hem yeni dünyaların, yeni düşüncelerin kapılarını açıyordu; hem bir sürü yeni soru sormama ve makul cevaplar bulmama yardım ediyordu. Kafamdaki soruların cevaplarını ve belki de “gerçek cennetin” yolunu, daha çok okuyarak bulabileceğime karar verdim. İyi resim yapabildiğimi ve bunun kendimi ifade içın çok etkili olduğunu da bu dönemde keşfettim. Din defterini hemen kapattım; Tanrı’ya karşı bir süre ikircikli kalmıştım. Onunla da Engels’in “Doğanın Diyalektiği” kitabıyla tamamen vedalaştım…

Ortaokul yıllarında resim yapmanın yanı sıra klasik müzik dinlemeye merak sarmıştım. Öyle ki bu bir tutkuya dönüştü. Klasik müzik zevki Ortaokuldaki resim atelye hocamız rahmetli Fuat İĞDEBELİ tarafından da destekleniyordu. O sıra dışı bir öğretmendi ve sanırım o dönemde içinde sanat tutkusu olan pek çok öğrencinin yaşamına olumlu anlamda dokunmuş, onlardaki cevherin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Yalnız resim değil edebiyat dahil sanatın her dalı için geçerliydi bu… Örneğin şimdi ünlü bir edebiyat eleştirmeni olan lise-ortaokul arkadaşım Feridun Yazgan da bu atelyenin öğrencisiydi.

Fuat Hoca, Güzel Sanatlar Akademisi’ni Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun talebesi olarak bitirmiş, toplumsal gerçekçi sanatın temsilcisi bir öğretmendi.1952’de İstanbul’da Şefik Hüsnü’lerin, Zeki Baştımar’ların, Ruhi Su’ların Ulvi Uraz’ların da tutuklandığı 167 kişilik “Komünist tevkifatında” o da varmış ve Akademideki talebelerden biri olarak o da tutuklanmıştı.  Kaderin bir cilvesi olsa gerek 1972’de Erzurum’da yayınlanan bildiri olayı ile ilgili davada Fuat Hoca ile bu kez, beraber tutuklandık, Diyarbakır Sıkıyönetim’e sevk edildik; dava arkadaşı, koğuş arkadaşı, komün arkadaşı olduk…

 

Onun için “sıra dışı diyorum, çünkü her okulda harala gürele geçen ve ders kaynatmanın öğrenci geleneği olduğu resim dersleri, onun sayesinde bütün eğitim hayatı boyunca görüp görebileceğimiz en CİDDİ ve en çok şey öğrendiğimiz DERS olmuştu.

Örneğin bir derste, “Çocuklar kağıtlarınızı, boyalarınızı çantanıza koyun, arkanıza yaslanın” derdi ve diksiyonu iyi olan bir arkadaşımıza Anton Çehov’dan bir hikaye okuturdu. Öyle ciddi ve disiplinliydi ki dinlememek kimin haddine! Sonraki haftadaki derste de “geçen hafta dinlediğiniz öyküden aklınızda ne kaldı, ne düşündürdü size, nasıl hayal ettiniz onun resmini çizin” derdi.

Bir başka derste Resim-İş atölyesinde Beethoven veya Mozart gibi ünlü bestecilerin eserlerini pikaptan dinletirdi. Sonraki ödevimiz o müziğin bizde bıraktığı izleri, çağrıştırdığı şeyleri resmetmekti. Böylece edebiyatın, müziğin, resmin, heykelin, fotoğrafı birbirinin içine geçtiği değişik sanatsal ifade biçimleriyle tanışıyor, birbirleriyle ilişkileri ve farklarını hissediyorduk.

Tabi herkesin bu sayede Çehov’u ya da Gogol’u sevdiğini, Beethoven ve Mozart dinlediğini sanmıyorum ama bu beni çok daha cezbeden bir durumdu. Resim mi, edebiyat mı, politika mı? Hepsi!..

Radyo dalgalarında gelen mesaj

Hemen her akşam saat 5’te Erzurum Radyosu’nda “Klasik Müzik Saati” yayınlanıyordu. Kaçırmadan onu dinliyordum. Bir yandan müzik dinlerken bir yandan da resim yapmak müthiş zevkliydi. Çok güzel yolculuklara çıkıyordum böylece.

Bir gün yine böyle masanın başına oturmuş, bir yandan resim çalışıp, bir yandan da radyonun sesini -annemin hep zamanki yakınmalarına rağmen- biraz daha açıp klasik müzik dinliyordum ki, o gün çalan parçanın, daha önce dinlediklerimden çok daha farklı, beni sarıp sarmalayan, etkileyen bir melodisi olduğunu fark ettim.

Boyalar ve fırçaları bırakıp, belki dört kulakla dinledim bu müziği… Evet, bu klasik bir müzikti ama bizim ruhumuzu anlatıyordu sanki; onu yükseklere çıkarıyor ve yüceltiyordu. Benim duygularımı, coşkularımı ifade ettiğini sandım. Susuz bir insanın kana kana su içmesi gibi dinledim müziği. Acaba bu kimin eseriydi, adı neydi?  Kâğıdımı kalemimi hazırlayıp programın sonunda verilecek bilgileri not etmeye odaklandım:

Spiker “Sayın dinleyiciler Aram HAÇADURYAN’ın GAYANE bale suitini dinlediniz…” dedi.

Aram Haçaturyan…

Nupel Özgür Haber 22 Nisan 2021

Daha fazla göster

İlgili Makaleler

Diğer içerik
Kapalı
Başa dön tuşu