Kültür&Sanat

O da Bir Ana

Geçtiğimiz günlerde son bulan ölüm oruçları akıllara tekrardan bir filmi getirdi. O da Bir Ana. Orijinal ismi “Some mother’s son” olan ve Türkçeye “O da Bir Ana” olarak çevrilen film, 1981 yılında yapılan açlık grevlerine dikkat çekiyor.

Film “IRA” yani “İrlanda Cumhuriyet Ordusu” olarak bilinen örgütün lideri konumunda yer alan Bobby Sands’in açlık grevi günlerindeki direnişini konu alıyor.

1980’ler İngiltere’sinde “Demir Leydi” olarak bilinen Margaret Thatcher hükümetinin baskıları had safhaya çıkardığı günler. Kendisine muhalif olan tüm kesimleri sindirmek üzere kurduğu politika, o dönemde en çok İrlanda için özgürlük mücadelesinde olan IRA’yı etkiledi.

Bu yüzden 1981 yılında Belfast’ta ki Long Kesh cezaevinde başlayan açlık grevleri bütün dünyada yankı uyandırdı. Açlık grevlerinin en temel sebebi cezaevlerinde bulunan siyasi tutukluların “Siyasi” statüsünden çıkarılmasıydı. Margaret Thatcher “Suç suçtur siyasisi olmaz” diyerek akıllara durgunluk veren bu saçmalıkla kendini aklamaya çalıştı.

O dönem İngiltere hükümetinin 3 tane “strateji” dediği yıldırma adımı vardı. İzole etmek, kriminalize etmek, demorilaze etmek. İzole etmek, tamamen dış dünya ile fiziksel anlamda bağlantıyı kesmek oluyor. İngiltere hükümeti bunu köprüleri bombalayarak yaptı.

Kriminalize etmek ise aslında var olmayan suç gerçeğini suç unsuruna dönüştürerek suçlu yaratmak. Bu da IRA’nın örgütlü bir gerilla mücadelesinde değil, sadece adam öldüren birkaç kişiymiş gibi gösterdiler. Son olarak demorilaze etmek ise karşı tarafın direnme gücünü tüketmek anlamına gelir. İngiltere hükümeti açlık grevlerindekilere bunu yer yer işkencelere varacak şeyler yaparak gösterdi.

İşte bu 3 adım “O da Bir Ana” filminin başında anlatılıp filmin aslında nerelere gideceğini açık bir biçimde gösteriyor. Filimde 20’li yaşlarda bir genç İrlanda için mücadele verir. Aynı zamanda annesinin biricik oğludur.

Günleri gizli toplantılar, hükümete karşı direnişe çağrılar ve halkının bağımsızlık mücadelesi uğruna giriştiği eylemlerle geçerken, bir yandan da, “üzülmesini istemediği” annesinden gerçeği saklama yolunu seçer.

Kilise okulunda öğretmenlik yapan anne, “şiddetle” arasına mesafe koymayı seçmiş bir entelektüel.Kuzey İrlanda’nın İngiliz emperyalizmine karşı verdiği bağımsızlık mücadelesine gözlerini kapamış, yanı başında süre giden işgale karşı tepkisiz kalmayı tercih etmiş bir anne.

Film buradan itibaren ana oğlun, aradaki demir parmaklıklara ve hükümetin izlediği baskıcı politikaya inat, yan yana, omuz omuza yürüttüğü bir direniş öyküsüne götürür bizi. Anne, tutuklanması ile birlikte oğlunun bir IRA militanı olduğunu öğrenir.

İlk başlarda inanamaz bu duruma, mutlaka bir yanlışlık olmalıdır. Apar topar ziyaretine gittiği oğlunun aslında direnişin bir neferi olduğunu, olan bitenin ‘bile isteye’ gerçekleştiğini. İşte tam da burada başlar bir annenin politik bir başkalaşım geçirme öyküsü.

Film, iki ‘ana’ karakter etrafında şekillenmektedir aynı zamanda. Bunlardan biri oğullarından biri İngiliz hükümeti tarafından acımasızca katledilmiş, militan bir anne, diğeri hikâyenin kahramanının ‘tarafsız’ annesi.

İkisinin de yürütülen mücadeleye bakış açıları farklı ama ortak noktaları, evlatları bedenlerini ölüme yatıran anneler olmaları..Başlarda ‘militan’ annenin uzlaşmaz tavrını anlamakta zorluk çeken ve onu ‘terörden uzak durmaya’ ikna etmeye çalışan annenin, oğlunun durumu nedeniyle gün geçtikçe yüzünü direnişin haklılığına dönüşünün hikayesi aynı zamanda izlediğimiz.

Filmin bundan sonrasını izleyecek olanları düşünerek anlatmayalım. Ama direnişin gerçekte nasıl sonlandığını söylemekte bir mahzur yok.

‘Demir Leydi’nin ‘geri adım atmaz’ politikası sonucu, 1981 yılında başlayan açlık grevlerinde 10 tutsak hayatını kaybeder. Henüz 20’li yaşlarını süren bu 10 direnişçinin ölmesi ve uluslar arası kamuoyunda oluşan tepki nedeni ile hükümet nihayet geri adım atar ve siyasi mahkûmlar için tek tip elbise giyme zorunluluğu kaldırılır.

Günümüz sürecinde yaşanılanlarda pek farklı değildir aslında. 67 gün boyunca insanların bir amaç uğruna verdikleri mücadeleyi, insan hayatını ve insani değerleri hiçe sayıp, bir de dalga geçer gibi bu ülkede açlık grevi yoktur diyen bir başbakan var iken özgürlük mücadelesi hiçte kolay değildir.

Ve bu yaşanılan süreçleri geleceğe taşıyan ve unutulmamasını sağlayan yegane şeydir sanat. Ki sanat, bize 1981 yılında İrlandada yaşanılan gerçeklikle 2012de var olan Türkiye gerçeğine ışık tutmaktadır.

Bu yüzdendir ki bu ve bunu gibi sanatsal değerleri unutmamalıyız ve bu şekilde toplumsal gerçekliğe ışık tutan sanata yeni eserler kazandırmalıyız. Tüm sanatçılara çağrımızdır, Albert Camus’un dediği gibi “Bir sanatçı döneminin hem tanığı hem sanığıdır.”   (İzmir’den bir Ö-G okuru)

 

 

 

Daha fazla göster

İlgili Makaleler

Diğer içerik
Kapalı
Başa dön tuşu