Makaleler

Mısır halkının özgürlük talebine DARBE!

 Mursi’ye karşı gelişen halk hareketine ve ardından ordunun darbesine sahne olan Mısır’daki gelişmeler, Türkiye’de yaşanmışçasına tartışılıyor. Tartışmaya dahil olmadan önce Mısır’daki gelişmelere kısaca bir göz atmak faydalı olacaktır.

Mısır, Hüsnü Mübarek’i deviren halk hareketinin başladığı günden bu yana bölge ve dünya gündeminden hiç düşmedi. Çünkü Mısır, oldukça karmaşık ilişkiler ağının, çıkar dalaşının yaşandığı bölgede kilit öneme sahip bir ülke. Mısır’daki her gelişmenin doğrudan bölge, buradaki güç dengeleri ve siyasal iklim üzerinden ciddi değişiklikleri tetikleme olasılığı vardır.

Mısır halkının isyanı Hüsnü Mübarek’i alaşağı etti ancak halk hareketi, Yüksek Askeri Konsey’in yönetime el koymasına engel olamadı. Bir yıl boyunca ülkeyi cuntayla yöneten ordu, akabinde ülkenin yeni yönetimini belirlemek üzere seçimlere gitti. Ancak Mısır halkı, yapılan seçimlerin demokratik olmadığı, ordunun Müslüman Kardeşler’le halkın iktidardan uzak tutulması konusunda anlaştığı gerekçesiyle seçimlere katılmadı. Yüzde 33’lük bir katılımla oyların yüzde 60’ını alan Müslüman Kardeşler adayı Muhammed Mursi, devlet başkanı oldu. Ülkenin demokratikleşmesine, hak ve özgürlüklerin gelişmesine yönelik gerici ittifak, iki klik arasındaki iktidar dalaşının bittiği anlamına gelmiyordu. Halkın yükselen isyanı, “laik ordu” ile muhafazakâr Mursi arasına sıkıştırıldı. Ancak direniş devam ediyordu. İşçi sınıfının sayısız grevi, memurların, kadınların, öğrencilerin ve toplumun çeşitli katmanlarından ezilenlerin mücadelesi giderek büyüdü.

Mursi’nin iktidarının birinci yıldönümünde biriken bu öfke sokağa çıktı ve 30 Haziran’da Mısır, dünya tarihinin gördüğü en büyük eylemlere sahne oldu. Gelişen hareket kuşku yok ki Mısır egemen sınıflarında, onlarla işbirliği halindeki emperyalistlerde büyük bir korku yarattı. Ordu harekete geçirildi. General El Sisi, darbeyi yığınların Mursi’ye yönelik öfkesiyle, ülkedeki kötü gidişatla ve kaosla gerekçelendirdi.

Darbe dünyada olduğu gibi ülkemizde de büyük tartışmalara sahne oldu.

Tahrir’in provası Gezi’de

yapıldı”

Tartışmaların en hararetli tarafı elbette AKP ve onun bir propaganda organı halindeki basın oldu. Darbeye “sert tepki” gösteren Erdoğan’ın, AKP cephesinin temel savunusu, Mursi’nin seçilmiş bir lider olduğu, halkın oylarıyla geldiği ve ancak halkın oylarıyla gidebileceğiydi.

“.. Mursi taraftarları, ordu ve Mursi karşıtlarıyla çatışırsa kan dökülür. Bunu tasvip etmeyiz. Ancak Mursi ve Mursi yanlıları, ‘bu darbeyi içine sindirsin’ demiyoruz. Mursi’yi iktidara getiren geniş kitlelerin kendi oyuna, kendi namusuna sahip çıkması gerekiyor” sözleriyle darbeye tepki gösteren ve direniş çağrısı yapan AKP sözcüsü Hüseyin Çelik, demokratlık bayrağını kimseye kaptırmadı.

Askeri vesayete, darbelere karşı olmak, 12 Eylül darbecilerini yargılamak argümanlarını temel söylemi haline getiren bir parti için bu durum elbet doğaldı. Ancak Mursi’nin seçildiğini gören AKP, nasıl seçildiğine ise hiç değinmemeyi tercih etti. Halkın büyük bir çoğunluğunun katılmadığı, Mübarek’i deviren hareketin temel dinamiklerinin kendini ifade edemediği, anti-demokratik bir seçim sistemi, AKP’nin kadrajına girmedi. Kaldı ki darbelere bunca karşı olan AKP, Yüksek Askeri Konsey işbaşına gelir gelmez onunla resmi ilişki geliştirmekten imtina etmedi. Mursi’nin ikinci bir Mübarek olmak adına yetkilerini artırması, halkın taleplerine kulaklarını tıkaması da AKP tarafından dillendirilmedi.

Müslüman Kardeşler’in (İhvan) başarısız olması, onların akıl hocası olmakla övünen bir hareket için bir övünç kaynağı olmasa gerektir. Tansiyonu kısmen düşse de Gezi direnişinin devam ettiği bir süreçte, tartışmanın tansiyonunu yükselten de İhvan ile AKP arasında kurulan benzerliktir. “Tahrir’in provası Gezi’de yapıldı.”, “Türkiye’de yapamadılar, Mısır’da başardılar.”, “Erdoğan dik durarak, bir kez daha darbenin üstesinden geldi, Mursi başaramadı.”, “Mısır’da Mursi, Türkiye’de Erdoğan hedefteydi.” vb. sözler AKP’nin ruh halini de yeterince açıklıyor.

“Askeri vesayete” karşı verilen mücadele kapsamında kaldırıldığı iddia edilen EMASYA’da olağanüstü durumlarda askerin müdahale yetkisinin valilere bağlanması da AKP’nin Mursi’nin başına gelenlerden korktuğunun bir göstergesidir. AKP’de ifadesini bulan hakim sınıfların kliği bugün Kemalist söylemleri öne çıkan kliğe karşı ciddi bir üstünlük kazanmış olsa da zeminin çok kaygan olduğu Gezi direnişiyle bir kez daha açığa çıktı.

AKP, tam da Mısır’da yaşananın Türkiye’de başına gelmesinden, gelişen halk hareketini gerekçe gösteren ordunun darbe yapmasından endişe ediyor. Elbette bu korku demokratik hak ve özgürlüklerin yok edilmesi, halka yönelik katliamların gerçekleştirilmesinden değil iktidar dalaşında saf dışı bırakılma tehlikesinden kaynaklanmaktadır. Yoksa AKP’nin Gezi direnişi boyunca açığa çıktığı gibi, baskı, şiddet, gözaltı ve tutuklama; demokratik hak ve özgürlükler noktasında darbecilerden öz olarak bir farkı yoktur. Aslolan sistemin korunması ve sürekliliğidir. Faşist diktatörlük, yukarıdan aşağıya halka yönelik bir savaş aygıtı olarak inşa edilmiştir. Öte yandan böylesine “demokrasi havarisi” bir partinin Gezi direnişi sırasında orduyu isyanın bastırılmasında kullandığını da unutmamalı.

“Mursi uzlaşsaydı başına bu gelmezdi”

Darbe tartışmalarının diğer tarafında Ergenekoncuların avukatı olduğunu cihana ilan eden, AKP’yi devirmek için darbe planları hazırlayan generallere göğsünü siper eden CHP ve çevresindeki bilumum ulusalcı, faşist cenah bulunmaktadır. Bu kesim de, objektifini sokağa çıkanlara çevirerek darbe gerçekliğine gözlerini kapatmaktadır.

Kemal Kılıçdaroğlu’nun “Mursi uzlaşsaydı başına bu gelmezdi.”, Kamer Genç’in “İşte gördünüz Mursi ne duruma geldi. Onun da çevresinde çok polis vardı. Dolayısıyla hiçbiriniz kendinize güvenmeyin. Bu memlekette sizin aklınızın ermediği bazı gerçekler var “ sözleri CHP’nin tavrını özetlemektedir. TC’nin üzerinde şekillendiği CHP’nin başkaca bir şey söylemesi de garip olurdu. Orduyu, Kemalist devrimlerin koruyucusu, şeriata karşı güvencesi olarak gören bir yaklaşım için bu tavır son derece doğaldır. CHP, sistemin temel bir payandası olarak halkın gücüne hiçbir zaman inanmadı. AKP’den kurtuluşu ordunun yönetime “halk adına el koyması”nda gördü, bunun açıkça propagandasını yaptı. “İktidar”daki bir CHP’nin, işçi sınıfı ve çeşitli milliyet ve emekçilere baskı, sömürü ve zulüm getiren sistemin temel kodları, emperyalistlere göbekten bağımlı yarı-sömürge yapı ve feodal zorbalıktan rahatsızlık duymayacağı aşikârdır.

Tahrir’de toplanan devrimcilerin “Ne şeriat ne darbe” sloganları, gelişmelere yönelik doğru bakış açısını yansıtmaktadır. Darbe esas olarak halkın gelişen öfkesinden sistemi korumak adına yapılmıştır. Ve halkın isyanını hedeflemektedir. İşçi sınıfı ve emekçi yığınların hâkim sınıfların iki kliği dışında ikinci bir yolu vardır: kendi iktidarlarını kurmak!

Daha fazla göster

İlgili Makaleler

Diğer içerik
Kapalı
Başa dön tuşu