Güncel

Şiddet Üzerine Polemik ya da Silahların Eleştirel Gücü

34 emekçinin yaşamını yitirdiği ’77 1 Mayıs’ı tartışmaları yeni katılımlarla ancak farklı bir mecrada gündemi işgal etmeyi sürdürüyor. 2 Mayıs günü Halil Berktay’ın başlattığı tartışma temel olarak 1 Mayıs ’77 katliamının bir devlet provokasyonu olmadığı aksine solun (devrimci örgütler) bir marifeti olduğu tezi üzerine dayanıyordu. Halil Berktay’ın ve bir kısım Taraf yazarının bu kulvardaki koşusu devam ederken tartışma, 77 1 Mayıs’ından “solun şiddetle arasındaki mesafesine”, “solun şiddetle imtihanına” evrildi. Tartışmalara katılanların sayısındaki artış konuya ilginin de bir göstergesi. Geçmişten bugüne devletin sesi olmuş kalemlerden “liberal”lere, sol etiketli aydınlara kadar geniş bir çevre bu tartışmalara dahil oldu. 1 Mayıs ’77 katliamını solun üzerine yıkmak, bu başarılamasa da çamur izleri bırakmak isteyen polemik, sol ve şiddet argümanıyla sürdürüldü. İçeriği ve ele alınışı itibariyle yeni ve şaşırtıcı olmayan bu polemiğin 1 Mayıs sonrasına rastlaması ise basit bir tesadüf olmamalı. Hele de 1 Mayıs’tan birkaç gün önce MİT’in 77’ye ilişkin devrimci örgütleri hedef gösteren açıklaması dikkate alındığında bu tartışmanın bir plan çerçevesinde ele alındığı anlaşılıyor.

“Sol geçmişiyle, şiddetle hesaplaştı mı?”

Söz konusu tartışmanın yanıt bulmaya çalıştığı temel soru ise şu: “Sol, geçmişiyle, özellikle şiddet meselesiyle açık biçimde hesaplaştı mı?”

Başından itibaren şiddetin olumsuzlanması ve solun (devrimci örgütler kastediliyor) bundan uzak durması gerektiği üzerine kurgulanmış bu soruya verilen yanıtlar birkaç kategoride değerlendirilebilir. İlki devletin yanında konumlandığını açıkça dile getirmekten sakınmayan, devrimci düşmanlığını her fırsatta ifade eden ve bu yanıyla bu sorunun yanıtı “sol şiddetten uzak kaldı, hesaplaştı” olsa bile devrimcilere yönelik kinini kusmayı amaçlayan “aydın” ve yazarlar. Bu tayfanın devlet şiddetini açıkça kutsadığı ve sola her fırsatta saldırdığı biliniyor. Bu kesimin niyetinin ve tarafının net olması işi biraz daha kolaylaştırmaktadır.

Devletin maaşlı kalemleri olduklarını anlamak, geniş kesimler açısından görece daha kolaydır. “Liberal”lerin damgasını vurduğu kesim ise “her türlü şiddete karşıyız” retoriği üzerinden iki tarafa da “eşit mesafede” durduğunu ilan ediyor. Devletin uyguladığı zulme, şiddete eleştiri yönelten ve buradan hareketle “ama sizin yaptığınız da doğru değil” sonucu çıkaran, bu orta yolcuların önemli bir kafa karışıklığı yarattığı açık. Özellikle Taraf gazetesinde kümelenen bu kesimin, yeri geldiğinde devlete “ağır eleştiriler” yöneltmesi ve özellikle hükümetle çoğu kez kanlı bıçaklı bir görüntü çizmesi sözlerinin etkisini de artırmaktadır.

Bu konudaki samimiyetlerini ve tutarlılıklarını açık etmekten kurtulamayan ve en zor gününde hükümete, devlete sahip çıkmaktan geri durmayan bu zevatın duruşu üzerinde biraz durmak gerekir. “Liberal”lerin bu yaklaşımı her şeyden önce eşit olmayan iki gücün eşitliği üzerinde yükselir. Bu tayfa, iktidarı elinde bulunduran gücü, devleti; emeği, alınteri sömürülen temel hak ve özgürlükleri; dili, kimliği ve kültürü yasaklanmış bir halkla aynı kategoride değerlendirmektedir. Böylelikle bir yandan şiddetin amaçları ve kim tarafından uygulandığı gibi ona niteliğini veren belirleyici faktörleri yok sayarken öte yandan açıkça taraf tutmaktadır.

Sözgelimi, ABD emperyalizminin desteğini arkasına almış, dünyanın en gelişmiş ordusuna sahip İsrail ile ona taş ve tüfekle karşı koymaya çalışan Filistinli çocuğun şiddetine aynı mesafede bakmak doğrudan güçlünün yanında saf tutulduğu anlamına gelir. Maaşları aylardır ödenmeyen işçilerin hakları için fabrikayı işgal ederek gerçekleştirdiği “şiddet eylemi” karşısında onları dışarı çıkarmak için Özel Harekât Timlerini devreye sokan patronun şiddetine eşit mesafede olmak ne demektir? Hiçbir hakkı verilmeden, sokak ortasına atılarak evi başına yıkılmak istenen gecekondu sahibinin; polis, zabıta ve dozerlere fırlattığı kiremit suretiyle yarattığı şiddetle sermayenin şiddetini aynı ölçüye vurmak alınan pozisyona işaret eder. Kuşkusuz örnekleri çoğaltmak mümkün zira söz konusu olan sınıf mücadelesidir.

Dikkate alınması gereken ve belki de en tehlikeli kesim ise sol jargonları kullanarak, solcu, ilerici, demokrat geçinen “aydın”-yazarların eleştirileri, yaklaşımlarıdır. “İçerinden konuşan” pozu, kitleler üzerindeki etkinin artmasına neden olmaktadır. ’77 1 Mayıs  aydınlanmasını” eski “solcu” yeni “liberal” Halil Berktay’ın başlatması bu anlamda dikkat çekicidir. Geçmişte ilerici saflarda yer almış ve devrimci harekete dair bir birikimi olan bu kesimlerin daha saldırgan bir tutum aldığı ve daha büyük bir kafa karışıklığı yarattığı açık. Solcu geçinen, sol adına ahkâm kesen bu efendiler, egemenlerin onlar için tahsis ettiği, köşelerinde, sahiplerinin sesi olarak ideolojik mücadele yürütür. Bunları işçi ve emekçilerin insanca bir yaşam kavgasında, Kürt halkının kimlik ve dil talebiyle yürüttüğü mücadelede göremezsiniz!

Onlar, her şeyin en iyisini bilir. Eleştiri oklarının hedefinde sürekli, ilericiler, devrimciler, yurtseverler vardır. Bu çok bilmişler, devletin ne olduğunu ve neler yapabileceklerini zaten kavramış ve ön kabul olarak ona karşı oldukları için olsa gerek, saldırıların istikameti hep sola (devrimci ve komünistlere)’ dır. Onlar, tüm yeteneklerini, birikimlerini, solun hatalarını, yapamadıklarını, açığa çıkarmaya harcar. Umutsuzluk, karamsarlık ve devrimci, yurtseverlerin yığınlar üzerindeki saygınlığının zedelenmesi bu çabanın elbette olağan sonucudur. Devletin yeminli “aydın”larıyla sonuç olarak kader birliği eder. Böyleleri kraldan çok kralcıdır.

Korkun “ayak takımı” geliyor!

2012 1 Mayıs’ının, işçi sınıfı ve emekçilerin; her renkten, dilden yığınların, sömürü ve zulüm çarkının dişlileri arasında acı çekenlerin bir araya geldiği; gücünü dosta düşmana gösterdiği ve gelecek adına kavga inancını bilediği bir coşkuya ev sahipliği yapmış olması bu tartışmanın neden başladığını da anlatmaktadır.

Sözünü ettiğimiz argümanlarla yığınlar üzerindeki ideolojik manipülasyon saldırılarının devrimci, yurtsever hareketin güçlendiği dönemlerde ivme kazandığı bir gerçek. Her ne kadar bugün için devleti zorlayan, köşeye sıkıştıran güçlü bir işçi, emekçi mücadelesinden devrimci hareketten bahsedilemiyorsa da bu yöndeki kıpırdanışlar bile egemenlerin korkularına benzin dökmektedir. İşçi sınıfının, emekçilerin ve devrimci güçlerin bu kıpırdanışı alarm zillerinin çalması için yeterli olmaktadır. Hâkim sınıflar, olası bir çatışmada barikatı en ileriye kurmaktadır.

Kendileri için en sarsıcı, tehlikeli olan devrimci şiddetin önüne konulan bu bariyer emekçi yığınların kabaran öfkesini çeşitli araçlarla yeniden düzene akıtmayı hedeflemektedir. Çeşitli biçimlerde ifade edilse de şiddet üzerine yürütülen tüm bu tartışma yumağının temel çıkış noktası radikal silahlı mücadeleyi karalamak, kitleler üzerindeki aydınlatan, bilinçlendiren etkisini kırmaktır. Kürt halkının çıkarlarını “savunan” ama yurtsever hareketin şiddetine karşı çıkanlar, bugün oturdukları yerde Kürt sorunu konusunda ahkâm kesiyorlarsa bu binlerce yiğit Kürt gencinin dağların doruklarında yaktığı isyan ateşlerindendir “Bakın Taksim emekçilere açıldı, niye bu şiddet” serzenişleri, Taksim talebiyle gaz bombalarına, azgın devlet terörüne karşı devrimci güçlerin, işçi ve emekçilerin sokak sokak çatışma pratiğini, şehit ve yaralılarını, mücadelesini yok saymaktadır.

Şu bir gerçek ki hiçbir hak kendiliğinden bahşedilmez. Yoğun bir emek, çaba ve ciddi bir direniş gerektirir. Bu “aydın” takımı, emeği gasp edilen, esnek, güvencesiz çalıştırılan, her gün birer ikişer iş cinayetlerinde can veren; gelecekleri ellerinden alınan; kimlikleri dilleri ve kültürleri yasaklanan ve karanlığa mahkûm edilen milyonların direnişine, şiddetine karşılar. Ezilen yığınların bu sömürü çarkından kurtulmak adına karanlığın bekçilerine yönelik eylemine saldırmaktadırlar. Bunun karanlığın sürmesi, zulüm düzenin devam etmesi anlamına geldiği açık değil mi?

İktidar namlunun ucundadır!

İşçi ve emekçi yığınların hâkim sınıflara karşı mücadelesi her ülkenin kendi özgün koşulları içinde filizlenir. Bizimki gibi demokrasinin karikatürüne bile tahammül edilmediği bir ülkede silahlı mücadele, devrimci şiddet kaçınılmazdır. Proletaryanın ustalarının 100 yıl önce ortaya koyduğu gibi “zor yeni bir topluma gebe olan eski toplumun ebesidir.” Hiçbir toplumsal devrim zora başvurmadan gerçekleşemez.

Çünkü hâkim sınıflar iktidarlarını zor ve şiddet üzerine, bunun aygıtı devlet aracılığıyla gerçekleştirir. Öyleyse özgür, insanca yaşanacak, bağımsız bir ülke ve dünya için zor zorunlu ve hatta kaçınılmazdır. Bunun ülkemizdeki biçimi olan gerilla mücadelesi savunulmalıdır. Silahların eleştirel gücünün neler yaratabileceği Kürt halkının pratiğiyle sabittir. Faşist diktatörlük, yığınları azgın bir imha, inkar ve asimilasyon politikasıyla, en küçük hücresine sirayet eden korkunç bir düşmanlıkla yönetmektedir.

’71 silahlı devrimci çıkışının önderlerine yönelik saldırganlık bu yüzdendir. Kürt ulusal hareketine yönelik vahşetin nedeni budur. Ancak hepsi nafile! İşçi sınıfını, emekçileri, ezilen ulus ve milliyetleri gerçek kurtuluşa götüren silahlı mücadeleyi bastıramayacaksınız. Gerilla savaşı her gün daha geniş işçi ve emekçi yığınlarını kucaklayarak kâbusunuz olacak. Devrimci şiddet, özgürlük uğruna sömürücü zorbalardan, işbirlikçilerinden, katillerden hesap soracaktır. Özellikle devrimcileri savunmak adına “iyi çocuklar onlar” tavrıyla gönülleri okşamak isteyenler size ihtiyacımız yok! Gölge etmeyin başka ihsan istemez! Başkan Mao’nun bugünümüzü aydınlatan sözleri daima rehberimizdir:“İktidar namlunun ucundadır!”

Daha fazla göster

İlgili Makaleler

Diğer içerik
Kapalı
Başa dön tuşu